AYVALIK… KUVVAY-İ MİLLİYE, KÜÇÜKKÖY VE BOŞNAKLAR… « Balıkesir Son Dakika – Balıkesir24SAAT

13 Eylül 2021 - 11:05

AYVALIK… KUVVAY-İ MİLLİYE, KÜÇÜKKÖY VE BOŞNAKLAR…

AYVALIK… KUVVAY-İ MİLLİYE, KÜÇÜKKÖY VE BOŞNAKLAR…
Son Güncelleme :

15 Eylül 2019 - 12:57

Nedense bir gün birileri çıkıp geldi ve Küçükköy’ün isminin yanına Yeniçarohori’yi ekleyiverdiler… Öykünün adını “Diriliş” de konulunca tablo çok şık oldu ve bir anlamda kabul gördü. 1462 yılında Midilli adası alınırken, bu bölgede Fatih Sultan Mehmet’in Yeniçerileri bu bölgede karargahı kurmuş ve buradan savaşı yönetmiş… Bölgede yaşayan Rumlar, Yeniçerileri o kadar çok sevmiş ki onların aziz hatırasına bu küçük yerleşim bölgesine Yeniçarohori adını vermişler…
Rum Ortodoksların kaderi İstanbul’un alınmasıyla doğru orantılı olarak gelişmiştir. İstanbul’un alınması biraz daha geç olsaydı, belki bugün dünyada Rum Ortodoks diye bir dini cemaat ve dolayısıyla Yunanistan diye bir devlet olmayacaktı.
Biraz o günlere bakalım mı?
“Mukaddes şehrin sokaklarında Latin tacı görmektense Türk sancağının galebesini tercih ederim”
İstanbul’un 1453 yılında alınması dünya için önemli bir kırılma noktası olur. Yok edilmek istenen Ortodoks kilisesi bu fetihten güçlenerek çıkar. Fatih Sultan Mehmet ise İstanbul’u alarak Osmanlıyı Nova Roma(Yeni Roma)’yı da içine alarak imparator yapmak istiyordu. Çünkü o dönemde imparatorluk demek “Nova Roma” demekti. İmparator olmak için orayı fethetmek ve mirasını almak istiyordu. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde dünyada o güne kadar olmamış bir şey oldu ve Fatih, İstanbul’u bomboş fethetti. Yani şehir alınmadan az önce tümüyle tüm değerleriyle, birikimleriyle boşaltılarak alındı. Ortodokslar dışında şehirde sadece yoksul halk vardı. Kentin kültürü, birikimi Avrupa’ya çoğunlukla da İtalya’ya göç etti. Bu eylem o yıllarda yani 1450-1500 yılları arasında Avrupa’da Rönesans’ın temellerini attı. Örneğin 40 bin nüfuslu İtalya’nın Floransa kentinde 1450-1490 yılları arasında dudak uçuklatacak sayıda ölümsüz sanatçı ortaya çıktı. Leonardo da Vinci, Ghiberti, Botticelli, Donatelli gibi çok önemli isimler oradan dünyaya merhaba dediler. 40 milyon nüfuslu Avrupa’da bu 50 yıl içinde 20 milyon kitap basıldı. Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u almıştı ama mirasını alamamıştı. İstanbul’u nasıl yönetecekti, bu çok önemliydi…
Büyük Roma İmparatorluğu, doğu ve batı olarak ikiye ayrılınca doğuya yerleşenler Bizans’ı kurdular. Bizans İmparatorluğu kuranlar, Batıdakiler gibi fanatik dindar değillerdi. Süreç içinde Bizans’taki din adamları Ortodoksluğu benimsediler ve 1054 yılında Papa’yı tanımayarak “Patrik”lerinin bağımsızlığını ilan etiler. Bizans Papa’yı tanımayı reddettiği andan itibaren Katoliklerin kötülüğünü kazandı. Papa, asi Hristiyanları cezalandırmak için her çareye başvurdu. 1204 yılında Bizans’ta hüküm süren iç karışıklıktan faydalanarak dördüncü haçlı ordusu şehri aldı. Ortodoks din adamları kılıçtan geçirildi. Başta kiliseleri olmak üzere bütün şehir yakıldı ve yıkıldı.

Türklerin İstanbul’u fethetmeye hazırlandıkları duyulunca Bizanslıları büyük bir endişe aldı. İmparator Konstantin, Katoliklerden yardım istedi. Gelecek yardım karşılığında Katolikliği kabul ettiler. Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesi kararlaştırıldı. Ancak böyle bir birleşmenin Bizans halkı tarafından kabul görmeyeceğini bildiklerinden Papa V. Nicolas’dan, kendisine yardımcı olarak çok güçlü bir din adamı göndermelerini istediler. Papa bu göreve Kiev Ortodoks Metropoliti iken Roma’ya giderek papanın eteğine yüz süren ve Katolikliği kabul eden kardinal olan İSİDOR’u gönderdi. Rum asıllı İsidor, yanına yardımcı olarak Midilli başpiskoposuyla 200 silahşoru aldı ve İstanbul’a gitti. Bizans halkı kendisini iyi karşılamadı. Ortalık karıştı. İsidor her şeye rağmen iki kilisenin birleştirilmesi kararını büyük bir törenle kabul ettirdi. Ayasofya’da bu ayin yapılırken galeyana gelen halk durumu protesto etti. Başvekil Notaras da bu birleşmeyi onaylamayanlardandır. Tarih “mukaddes şehrin sokaklarında Latin tacı görmektense Türk sancağının galebesini tercih ederim” dediğini yazmaktadır. Bu durum Bizanslıların Latinler’in yaptıklarını unutmadıklarını göstermektedir.
53 gün süren kuşatmadan sonra Fatih Sultan MEHMET şehre girer. Ayasofya’da namazını kıldıktan(1 Haziran 1453 Cuma günü) sonra verdiği ilk emir Hristiyan halka ilişilmemesi olmuştur. Fatih Sultan MEHMET, Rumların emniyetini temin ettikten sonra onlara şehirde ikamet müsaadesi verdi, vergiden muaf tuttu, yine Bizanslı tarihçi Kritovulos’a göre, hükümdar payı olan ve kendi hissesine düşen binlerce Rum esiri bugün Fener’in bulunduğu bölgeye yerleştirmiş ve şehrin imarında en yüksek yevmiye ile çalıştırmıştır.
Fatih Sultan MEHMET’in Rumlara en büyük iyiliği bir anlamda yok edilen Rum Ortodoks Patrikliğini yeniden oluşturması ya da tanımasıdır. Eğer Fatih, İstanbul’u aldığında Rumları kılıçtan geçirseydi bugün yeryüzünde bir Rum varlığı olmazdı. Ortodoks mezhebi ise zaten ölmüştü…Katoliklerin bir hayali gerçek olacaktı. Katolikler ve Protestanlar dışında Ortodokslar yok olacaktı. Fatih Sultan MEHMET, bu anlamda Ortodoks kilisesi ve Rumları için önemli bir kırılma noktasıdır. Yok edilen bir mezhep, bu andan itibaren hızla ayağa kalkacak ve varlığını daha güçlü bir şekilde sürdürecektir.
Fatih Sultan MEHMET, ilk iş olarak boşalan patrik makamına Gennadios’u büyük bir merasimle geçirdi. Merasimden sonra onu sarayında kabul etti. Patrik asasını hediye etti. Saraydan ata bindirilerek vezir ve paşaların refakatinde patrikhaneye götürüldü. Bu olay Rumlar üzerinde çok olumlu tesir yarattı. Fatih’ten sonra gelen padişahlarda patrik ve patrikhaneye aynı şekilde değer gösterdiler. Bu sürecin Ayvalık ile ilgisi çok yakın ve sıcaktır.
Fatih Sultan Mehmet ile imparatorluk sürecine giren Osmanlı, bu dönemde Yeniçeri Ocağı’nın özünü kökünden değiştirir. Bir kabule göre 1402 yılında Yıldırım Bayezit’in Timur’a yenildiği Ankara Savaşı sonrasında bu değişim sürecini Osmanlının ikinci kuruluşunu başlatan Çelebi Mehmet’tir. Artık Yeniçeri ordusu Türk boylarından oluşmayacaktı. Onlar gerektiğinde ağasına, atasına bağlılığı önde görüp ihanet edebiliyordu. Yeni dönemde Yeniçeri ordusu devşirme usulüne göre yeniden ve mutlak itaat prensibine göre oluşturulacaktı. Balkanlarda yaşayan halkların çocuklarından oluşturulacaktı. Küçük yaşta alınan çocuk, Türk usulüne göre yetiştirilecek ve eğitilecek ve padişah ve Osmanlının çıkarları için savaşacaktı. Asker, Rum, Sırp, Bulgar, Arnavut, Macar kökenli oluyordu, genelde.. Sarayda padişahın altında yer alan yürütme kadrosu da genelde Rum ve Ermeni ağırlıklı oluyordu. Ticaret yine Rum, Ermeni ve Yahudi kökenli Osmanlı yurttaşlarına serbestti ve dolayısıyla para da onların elindeydi. Böyle bir yapı içinde sadece padişah olan erkek kısmen Türk’tü.. Çünkü anne kesinlikle Türk değildi.. Anne de yine savaşta esir alınan ya da esir pazarlarında görülen güzel kadınlardan seçilip saraya alınıp ve orada cariye kültüründen geçirilip padişah ile halvet gecesine sokuluyordu.
Böyle bir yapı dünyayı yaklaşık beş yüzyıl idare etti..
Bu yapı incelendiğinde görülecektir ki Katoliklerin dışladığı iki halk yani Ermeniler ve Rum Ortodokslar, Osmanlı sayesinde varlıklarını sürdürdüler ve Osmanlı’yı da yine bu iki ana unsurun dönemin emperyalist güçleriyle el ele verip vurması da kaderin bir cilvesidir. Sen de mi Brütüs dercesine…
O muhteşem denilen Yeniçeri Ordusu ne yapmış, onu da özetleyerek verelim… Bu yeniçeri ordusu, yani paralı ordu, yani devşirilen halkların çocuklarından oluşan ordu bir süre sonra öyle güçlendi ki Osmanlı da kimin padişah olacağına karar verir hale geldi. 36 padişahtan 12 tanesini bunlar devirdi, yani tahtan indirdi. 44 sadrazamı sürgüne gönderdi. Hele bir örnek var ki evlere şenlik… Padişah 3. Ahmet döneminde “düşük akçeli ulufe istemezzük” diyerek kazan kaldırıp vezir-i azam ile defterdarın kellesi istendi ve alındı. Ve o günden sonra işi iyice azıttılar ve Osmanlının baş belası oldular. Nitekim Yunanistan Milli Devleti’ne giden yolu da Osmanlıyı çöküş dönemine getirilen yolu da yeniçerilerin bu vurdumduymazlığı ve savaşçı olmaktan öte eşkıya gibi devlet içinde devlet olan tavırları yani bir anlamda bugünün Fetöcüleri gibi paralel devlet gibi davranmalarının payı çok büyük oldu.
O nedenle Küçükköy’ün bir Boşnak köyü(yerleşim beldesi) olduğunu değil bir YENİÇAROHORİ olduğunu söyleyerek akıllarınca duvarda bir gedik açmayı planladılar. Burada şunu da belirtmeliyiz ki bizler de Kuvvay-i Milliye ruhu içinde Şanlı Ayvalık tarihi içinde Boşnakların direnişini hep görmezlikten geldik. Ali Çetinkaya ile başladık ve onunla bitirdik. Doğrudur, Ali Çetinkaya düşmana ilk kurşunu atan askeri komutandır. Bu yönüyle önemlidir. Ancak unutulmamalıdır ki 1893 harbi ile Balkanlardan getirilen ve Küçükköy bölgesine özenle yerleştirilen Boşnak halkı bir İttihat ve Terakki düşünce anlayışı içinde vatan savunmasında kim ne yapacak sorusu karşısında ortaya koyduğu müthiş bir denklemin nokta atışlarıdır. Küçükköy’e yerleştirilen Boşnaklar, geldikleri ilk günden itibaren Ayvalık’ta ki Rumlara rahat yüzü göstermemişlerdir. Ve vatan müdafaasında Ali Çetinkaya olmasa da padişaha rağmen sonuna kadar savaşıp teslim olmadan bölgelerini terk tmeyecek şanlı ve onurlu bir halktır ve gereğini o günlerde yapmıştır. Gelin isterseniz o günü Doğan Avcıoğlu’nun “Milli Mücadele tarihi” adlı kitabından okuyalım. Ayvalık’ta ki direnişi ve Boşnakları şu şekilde aktarıyor:
“Oysa Ayvalık ve çevre halkı direnmeye hazırdır. Direnişi söndürmeye çalışan İngiliz temsilcisi, Balıkesir Mutasarrıfı’nı çağırtarak ondan zeytinliklerin boşaltılmasını, vapurla Bursa’ ya gönderilmek üzere askerî birliklerin teslim olmalarını Rumeli göçmenlerinin, Rumlar eski evlerine döneceklerinden buradan çıkmalarını ister. Hadkinson’un tercümanlığı ile konuşan bir Yunan subayı da, Ayvalık Rum halkının, zeytinliklerinde ve tarlalarında serbestçe çalışabilmesini sağlamak için işgalin yapıldığını Çetinkaya Kuvvetlerinin çekilmesi gerektiğini bildirir. Rumeli Göçmenleri yeni evlerini ve tarlalarını kolayca bırakmak niyetinde değillerdir. Ordu birliklerinin de desteği ile adım adım dövüşürler. Akbaş cephaneliği baskınıyla bilinen Edremit Kaymakamı, Köprülü Hamdi Bey, Burhaniye Kaymakamı Özdemir Salim gibi Millici güçlerin başına geçer.
Ayvalık’a doğru yapılan başarılı bir saldırıyı Hamdi Bey 16 Haziran’da şöyle anlatır: Düşmanın topçu ve makineli tüfek ateşi altında ilerleyen kendini esirgemez arkadaşlarımızın hareketi, her çeşit övgünün üstündedir. Eylemlere katılan Edremit Bölüğü ile Boşnakların canlarını feda edercesine çalışmalarını özel olarak belirtiyorum. Edremit’in soylu çocukları 4,5 saat süren büyücek bir savaş ile adlarını tarihe geçirdiler. Yitiklerimiz pek önemsizdir. Tanrı’nın desteği ile düşman yenilecek ve vatan kurtarılacaktır.” (Doğan Avcıoğlu Milli Mücadele Tarihi syf. 1245)
Ayvalık’ta atılan ilk kurşunun özelliği kurşunu atanın asker olması değil artık bunu görelim ve yüksek ses ile seslendirelim, o kurşunu atarken yanında var olan ve savaşan ve şehit olan 300 kişilik milis güçlerin çoğunluğunun Boşnak olduğunu da gururla vurgulayalım. Bu öyle büyük bir gurur ki Kuvvay-i Milliye’nin ilk kuruluş yeri de Ayvalık’tır bunu da kabul ettirelim, ülkemize ve dünyaya…
Ve Cennet Tepesine görkemli SİVİL KUVVAY-İ MİLLİYE anıtını yapalım.
Ve Küçükköyümüze KÜÇÜKKÖY diyelim.. Yeniçarohori yakışmıyor, köyümüze, beldemize ve düşmana teslim olmayan vatan toprağımıza…
Ve Ayvalık, Kuvvay-i Milliye ruhu içinde düşmana karşı milis kuvvetler ile birlikte göğüs göğüse çarpışıldığı ve kentin içine düşmanın sokulmadığı ve uygulanmasa da 5 Haziran günü BELEDİYE ÇEŞMESİ PROTOKOLÜ ile düşmana dur denilen ŞANLI VATAN TOPRAĞI’nın adı olduğu tüm dünyaya gür ses ile söylenmelidir.
Ve Belediye Çeşmesinin oraya bir ANIT KİTABE mutlaka yapılmalıdır.
Ve AYVALIK; 15 EYLÜL 1922, ARTIK TÜRKLERİN ÖZGÜRCE YAŞAYABİLDİĞİ BİR DOĞUMUN GERÇEKLEŞTİĞİ ŞANLI BİR TARİHTİR. RUMLAR, MİDİLLİ ADASI VE GİRİT ADASI VE YUNANİSTAN KARDEŞİMİZDİR…
Tarihimizi bilmek ve her gün bilincinde olarak yaşamak görevimiz olmak zorundadır…
Sevgi ve saygılarımla…

YORUM YAP

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.